Uşak Dağında Kahveye Dönüşen Tohumlar

Yazıma başlık olarak seçtiğim “Uşak Dağında Kahveye dönüşen Tohumlar”ifadesi aklınıza Anadolu’muzun güzide şehirlerinden ilim Uşak şehrini getirmesin. Burada söz konusu olan Uşak Dağı; Anadolu’dan epey uzakta ,Yemen’de…

Uşak Dağı Nerede?

Arabistan yarım adasının güney ucunda Yemen diyarının kuzeyinde Zübeyd-Zebid(زبيد) şehrinde Uşak Dağı ismiyle maruf ; Ünlü İslam Mutasavvıflarından Şeyh Şazeli müritlerinin inzivaya çekildikleri önemli bir mekan vardı.

Cumhuriyet döneminin tanınmış yazarlarından M. Turhan Tan’ın Cumhuriyet Gazetesine 1927 yılında yazdığı Kahve pişiren makine isimli makalesinde Uşak Dağından;
“Kahve henüz mahiyeti meçhul bir nebat iken tabiatıyla isimden de mahrumdu. Şazeli adlı bir Arap şeyhi, o ismi olmayan ağacın yapraklarını yiyen develerde bir dirilik, canlılık yüz gösterdiğini görerek kahve ile alakalandı. Onun halifelerinden Ömer de Yemendeki Zübeyd kasabası yakınlarında bulunan Uşak dağında münzevi iken mürşidinin keşfini ileri götürdü, kahve pişirme usulünü icad etti.”
diye bahsedilmekteydi.

Yazar M. Turhan Tan’ın makalesinde kaynak belirtmemişti ama sanırım Hammer okumuştu.

Doğu dillerinden yaptığı tercümelerle Doğu’nun kapılarını Avrupalılara açan kişi olarak Avrupa tarihine geçen Oryantalist Avusturyalı Baron Joseph Hammer-Purgstall’ın meşhur eseri Osmanlı Devleti Tarihi’nde ise;
”Arab şeyhi Şazeli’nin -develeri kahve ağacı yaprakları yedikten sonra daha sağlam bir hâle geldiğine dikkat etmek suretiyle- kahve tânelerindeki özellikleri keşf etmiş olmasından beri takriben üç sene geçmişti. Diğer bir rivayete göre kahveyi, onun halîfelerinden Ömer nâmında bir zât Zebîd yakınlarında Uşak Dağı’nda sürgünde bulunduğu sırada keşf etmiştir. Mısır’ın fethine ve Mekke’ye birçok hacı kervanının gitmesine rağmen kahvenin kullanılması o zamana kadar Arabistan’a, Mısır’a, Suriye’ye münhasır kalmıştı; İstanbul’da yalnız şöhreti ve hacıların bu husustaki rivayetleri biliniyordu. Ancak bu sıralarda payitahtta da kullanılması yaygınlık kazanarak her tarafta kahvehaneler-açıldı.”
diye bahsediyordu ,Uşak Dağından…

Yemen Ovası(Tihamesi)Doğulu ve batılı uzmanların ekserisinin kahvenin menşei hakkında hemfikir olmadıklarını belirtmekte fayda vardır. Kahve kelimesinin etimolojisinden hareketle bazı yorumlarda bulunan araştırmacıların söyledikleri ise bir tahminden ileriye gitmemektedir.

Ancak Ünlü İslam Mutasavvıflarından Şeyh Şazeli, kahvenin kökenine ilişkin bir takım hikayelerden dolayı, İstanbul halk folklorunda kahvecilerin piri olarak kabul edilmiştir.

16.yy’da İstanbul’da ilk kahvehanelerin açılmasıyla, neredeyse her kahvenin duvarında şu levhanın asılı bulunması gelenek halini almış;
“Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız, Hazreti Şazeli’dir Pirimiz üstadımız”.

 

Uşak Dağı Yakınlarında ki Zübeyd-Zebid(زبيد) Şehri Nerede?

Arap Yarımadasının en verimli ovalarından Yemen Ovası(Tihamesi) ‘nin merkezinde yer alan Zübeyd-Zebid(زبيد) Şehri; Kuzeyde Akabe körfezinden başlayarak güneyde Yemen’de Aden’e kadar hemen hemen kesintisiz biçimde devam eden Cîzân’dan Bâbülmendeb’e kadar uzanan arazinin odak noktasıdır.

Yemen Ovası(Tihamesi) ; Serât dağlarından batıya doğru akan, ancak denize ulaşmayan derelerin suladığı vadileri dolayısıyla önemli bir tarım bölgesidir.

1174-1229 yılları arasında Eyyûbîler’in hâkimiyetinde olan bölgede Memlüklere tabi olan Resûlîler ve Tâhirîler (1229-1517) hüküm sürdü. Bu devletlerin genellikle Zebîd’i başşehir edinmeleri sebebiyle şehir yaklaşık dört asır boyunca Tihâme’nin kültür ve ilim merkezi rolünü üstlendi.

Kuzey Yemen’in Zübeyd-Zebid(زبيد) bölgesi ;Hz. Muhammed(as)’in soyunu içeren Kureyş Kabilesinin ataları olan Adnanilerin (Hz. İsmail’in soyundan Adnan) anavatanıdır. Kureyş Kabilesi;Adnanilerin Haşim-oğulları kolundandır.

Yemen’de Türk Hakimiyeti ilk olarak 1229-1454 yılları arasında hüküm süren Selçuklu kaynaklı Memlüklere tabi olan Resuliler dönemidir.Resuliler döneminde başkent Zübeyd-Zebid(زبيد) şehridir.

Osmanlılar’ın bölgeye ilk gelişi, Portekizliler’in Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda beliren hareketliliğine dayanır.Tahiriler’in daveti üzerine Portekizliler’e karşı, Memlukler ile işbirliği yaptıkları sırada Tahiriler’in yardımı kesmesi üzerine Zebid bölgesine yönelmişler ve neticesinde Türkler’in bölgedeki ilk hâkimiyeti başlamıştır.

Yemen ;Anadolu Türk evladının hafızasına en çok şehit verdiğimiz, en hüzünlü türkülere konu olmuş kazınmış hüzünlü uzak bir coğrafyadır. Veysel Karani’nin memleketi olan Zebid Yemen’deki ilk İslam şehri olarak biliniyor.

İmam Şâzeli’nin Kahveyi Bulması Nasıl Olmuştur?

İslamın ilk yıllarını takiben Yemen‟in entelektüel altyapısından dolayı halkın tasavvufa sempatisi giderek artmıştır.
Yemen’de 1229-1454 yılları arasında hüküm süren Selçuklu kaynaklı Resuliler döneminde Yemen’e ve özellikle Zübeyd-Zebid(زبيد) şehrine dışarıdan gelen ve eşrafın ve halkın itimadını kazanan Sufiler tasavvufi fikirlerini buraya taşımışlardır. 

Şazeliyye Tarikatı kurucusu Şeyh Hasan el-Şazeli;Tunus’ta ki tekkesinden ayrılıp Yemen’in Kızıl-deniz kıyısındaki bir liman kenti El-Makha olarak da bilinen Mocha yöresinde dolaşırken bu bitkiye rastlar. Şeyh Şazeli ilk olarak kahve bitkisinin tohumlarını ağzında emmek, çiğnemek veya sıcak suda bekletmek suretiyle denemiştir.Üç gün sadece bu suyla yaşar ve zinde kalır.

Uzun zaman geri dönmeyen şeyhleri İmam Şâzeli’yi aramaya çıkan dervişleri yolda uyuz hastalığına tutulur. Şeylerini bulduklarında, kokusunu beğendikleri kahve tohumlarını yediklerinde hastalıklarının geçtiğini görürler. Haber Moka’da yayılır ve kahve şifa niyetine kullanılmaya başlanır.Batı’da kahvenin ‘moka’ olarak anılması da buradandır.

Katip Çelebi’nin rivayetine göre Şeyh Şazeli, 1258’de hacca giderken yolda müridi Şeyh Ahmed ile sohbete daldıkları sırada kendisine verilen kahve çekirdeklerini kaynatarak içmiştir.

Zikir meclislerinde kahvenin kullanımı önemlidir çünkü saatler süren ibadetler sırasında uyanık olmak gerekir. Bu süreçte, Şazeli tarikatı öne çıkar. Kahvenin Yemen’e getirilmesi de Şeyh Şazeli’ye bağlanır. Bugün Cezayir’de kahvenin adı Şazeli’dir.

Sufi inzivagahı ; Zübeyd-Zebid(زبيد) Şehri yakınlarında ki Uşak Dağı

Yemen ülkesinin Zübeyd-Zebid(زبيد) şehrinde Uşak Dağı’nda inzivya çekilen Şeyh Hasan el-Şazeli müridi Derviş Ömer kahve bitkisi hakkında şeyhinden öğrendiği şekliyle kahve çekirdeklerini çiğneyip üstüne su içiyordu.Derviş Ömer şeyhi Hasan el-Şazeli den kahve ağacın yapraklarını yiyen develerde bir dirilik, canlılık yüz gösterdiğini dinlemişti.

Eski kaynaklarda Kahve; Saba Melikesi Belkıs’ın Hz.Süleyman’a getirdiği hediyeler arasında olduğu da iddia edilmekteydi.

Ayrıca Mekke çobanlarından Hz.Veysel Karani;köylülerin kendisine emanet ettiği hayvanlarını otlatmak üzere dağ taş demeden dolaşırken bu ağacın meyvelerinden yiyen keçilerin canlılığından rivayet etmişti.

Kahve bitkisi; Etiyopya’da ‘sihirli meyve’ olarak geleneksel tıpta kullanılmakta, çekirdekleri öğütülüp unundan ekmek yapılmaktaydı.

Bu ağacın Arab yarımadasında bir ismi yoktu fakat meyvaları dirilik ve canlılık veriyordu. Derviş Ömer bu meyvaların olgunlarını toplayarak kuruttu ve sonra kavurarak öğüttü. Suya katıp kaynatarak bir içecek icat etti.
Uşak dağı eteklerinden topladığı kahve meyveleriyle insanoğlunun en önemli içeceklerinden biri haline gelecek birini keşfetmişti.

Kahvenin Eşlik Ettiği Şazeli Zikirleri:
Şeyh Hasan el-Şazeli; dervişlerine zikir öncesi kahve içmelerini tavsiye etmeye başladı.Yemen sûfîleri, gece yapılan zikir meclisleri ve ibadetler de uykuyu kaçırmak, sinirleri uyarmak, rehavet ve gafleti gidermek ve bu şekilde müridlerin tarikat âyinlerine daha canlı ve istekli bir şekilde katılmalarını sağlamak için onlara kahveyi tavsiye ediyorlardı. Hatta kahvenin bu gaye için yaratıldığını, ondan faydalanmanın hayırlı bir iş olduğunu, zira kalbin açılışını (inşirah) sağladığını söylüyor ve esrar âlemini örten perdelerin kalkmasına, ilâhî âlemin temaşa edilmesine, büyük ruhî ve mânevî zevklerin hâsıl olmasına vesile olduğunu ileri sürüyorlardı.

Bu gaye ile içilen kahveye “sûfî kahvesi” veya “mânevî kahve” deniliyordu. Ali b. Ömer eş-Şâzelî’nin zemzem gibi kahvenin de her derde deva olduğunu, hangi niyetle içilirse ona yaradığını söylediği nakledilir. Hayatının son yıllarında ağzına kahveden başka bir şey koymamış olan Ahmed b. Alevî Bâ Cahdeb (ö. 973/1565), “vücudunda bir miktar kahve olduğu halde ölen bir kimsenin cehenneme gitmeyeceği” görüşünde idi. Kahve Yemen’de râtıb denilen bir zikir ve âyin şeklinin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Esmâ-i hüsnâdan “kavî” ile “kahve” arasında, ses uyumunun yanı sıra her ikisinin ebced hesabıyla sayı değerlerinin 116 olması dolayısıyla yakın bir benzerlik vardır. Kahve içerek 116 defa “yâ kavî” diye zikretmeye râtıb denir. Şeyh Abdullah el-Ayderûs’a göre râtıbdan önce Fâtiha da okunur. Şeyh b. İsmâil Bâ Alevî, râtıb olarak dört Yâsîn’le birlikte Hz. Peygamber’e 100 salavat getirilmesi gerektiğini söyler. Hâlis ve samimi bir niyetle kullanılan kahvenin müridlerde ibadet etme ve zikir yapma hevesini artıracağına inanılıyordu. Çok geçmeden kahve mevlidlerde ve camilerde de aynı maksatla kullanılmaya başlandı. Önceleri kahvenin kuru taneleri çerez gibi yenirken sonraları öğütülerek içilmeye başlandı.

İslam Kültüründe İlk Kahvehaneler:
1500’lü yılların başında Mekke’de bir caminin yanında, Müslümanların ilim öğrenip, sohbet ettikleri ilk ‘kıraathane’nin açılmasıyla kahve yaygınlaşmıştır.

Kahvenin Osmanlı’ya Şazeli dervişlerince getirildiği genel kabul görmüştür.16.yy’da İstanbul’da ilk kahvehanelerin açılmasıyla, neredeyse her kahvenin duvarında şu levhanın asılı bulunması gelenek halini almış;
“Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız, Hazreti Şazeli’dir Pirimiz üstadımız”.

Zaten Osmanlı’da neredeyse tüm sufi tarikatlarınca kabul gören 12 hizmet makamı, yahut 12 posttan biri ‘kahveci postu’ olup, kahve ocağının üzerinde “Ya Hazreti Şeyh Şazeli” yazılı levha bulundurulur, görevli derviş ateşi uyandırıp cezveleri ocağa sürdüğünde Hazreti Pir’e teveccüh edermiş..

Avrupa’nın kahveyle tanışması Osmanlı ve Venedikli tüccarlar aracılığıyla olmuştur. Bin altı yüz on beşte İtalya’ya götürülen kahve, uzun süre seyyar satıcılar tarafından sokaklarda satılmış ve 1645’de ilk kahvehane Venedik’te açılmıştır. Paris’te ise kahve ilk defa 1669’da XIV. Luis devrinde elçimiz Süleyman Ağa tarafından tanıtılmış ve ilk kahvehane 1686’da açılmıştır.

Türk edebiyatının usta kalemi Mehmed Niyazi’nin “Yemen! Ah Yemen!”  kitabındaki şu satırlar geçiyor aklımızdan bir, bir;
“Yemen çölü; nasıl bir ölü uykusundasın ki bunca şehidin kanı seni yeşertemedi. Anaların, gelinlerin ve nice yetimlerim ıssız yerlerde döktükleri gözyaşları yağmur olup üzerine yağsaydı, bağrından ormanlar fışkırırdı. Hala derin bir sükût içerisindesin; bir dile gelsen neler anlatırsın neler…”
Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir