İngiliz Esiri Uşak Hasköylü Bir Asker ; Alacalı-oğlu Mustafa

20 Ekim 1917 yılı Cumartesi gününde İngilizlerin Hindistan’da kurduğu esir kamplarından Bellary Üsera-i Osmaniye’sinden Kütahya sancağı Uşak kazasından Hasköylü Alacalı-oğlu Mustafa’nın yazdığı mektup ailesine ulaşmıştı ki Kızılay Arşiv kayıtlarına  908/80 dosya numarasıyla girerek günümüze şöyle nakil olmuştur:

 

Der-saadet  Hilal-i Ahmer Cemiyeti Riyaset-i Alisine

Tarihi esaretimden bu ana kadar memleketimde bulunan pederimden hiçbir haber ve malumat alamadığımdan her an mükedder(üzüntülü) olmaktayım.

Birçok mektuplar göndermişsem de merakımı bırakacak bir cevaba nail olamadım. Bu defa makamı alinize(yüksek makamınıza)müracaat etmekle beni pederimden haberdar etmenizi rica eylerim.

Okuyan efendilere dinleyen cemaate fil cümlesine mahsus selam ederim. Baki dua 20 Teşrinievvel…

Kütahya sancağından Uşak kazasından Hasköy karyesinden Alacalı-oğlu pederim Hasan Ağaya mahsustur.

 Hindistan’da Bellary Üsera-i Osmaniye’sinden Mustafa Efendi.”( Kızılay Arşivi,D. 908/80).

Osmanlı Devleti;  I. Dünya Savaşına 2.6 milyon asker mevcuduyla katılmış bu mevcudun 250.000’i düşman tarafına esir düşmüştü. Türkler, Sina-Filistin-Suriye cephesinde, II. Kanal Harekatı ve sonrasındaki savaşlarda,İngilizlere 90.000’den fazla esir vermişti. En fazla Türk esiri, 130.000′ i aşan sayısı ile İngilizlerin elindeydi.

İngiliz Hükumeti elinde esir bulunan Osmanlı askerleri Mısır, Hindistan, Kıbrıs, Malta ve Selanik’de bulunmaktadır.

 Emekli Büyükelçi Dr. Bilal Şimşir; Hindistan’da bulunan Türk esir sayısının 12.000 olduğunu ifade eder.Lakin Osmanlı Hilal-i Ahmer(Kızılay) Cemiyeti arşiv kayıtlarına göre o dönemde Hindistan’a getirilen esir Türk askeri sayısı 25.000 dir.

 

Türk esirler önce Basra ve Bağdat’taki toplama kamplarında tutulmuş, sonra kara ve deniz yoluyla Mısır’daki kamplara nakledilmişlerdir. Bunların bir kısmı buradan önce deniz yoluyla devamında da demir-yolu ile Hindistan ve Burma’ya götürülmüşlerdir.

         

 

Tarihi kayıtlar, Süveyş Kanalında esir alınan yaklaşık 2 bin Türk askerinin Hindistan’a getirilerek  Maharashtra eyaleti Thane Campı ve Bellary şehrinde ki  ünlü Allipuram Hapishanesinde bulunduğunu söylüyor.

Bellary Kampı; Bombay şehrinin güneydoğusunda, Bellary şehrinin yaklaşık 3 km kadar yakınındaydı. Bu kamp, 26 Kasım 1916’da Irak bölgesinden 65 Türk subayının getirilmesiyle açılmıştı. Kamp, 12 Mart 1917 tarihinde de Kızıl-haç heyeti tarafından ziyaret edilmişti. Heyet, kampa geldiğinde kampta 66 subay, 1 doktor, 2 astsubay, 68 er ve erbaş olmak üzere 137 esir bulunmaktaydı. Mart ayı sonunda 500 esirin daha kampa getirileceği bildirilmişti. Kamp, 4.000 kişilik olup, inşaatların yapımı tamamlandığında 5.000 kişi barındırabilecek duruma gelecekti.
Bu kampa Aralık 1919’da Krasnoyarsk kampından kaçarak Türkistan yoluyla Afganistan’a ve oradan da Hindistan’a geçen iki Türk subayı da gelmişti ancak bu kişiler esir olarak değil tam anlamıyla olmasa da misafir olarak bu kampta kalmıştı.(İybar, 1950: 109).

Binalar taş ve briketten inşa edilmişti. Erler, 50’şer kişilik bölümlerde kalmakta,astsubaylar içinse ayrı odalar vardı.Binalar petrol lambası ile salonlar da gaz lambası ile aydınlatılmak taydı. Subaylara temiz bir yatak, masa ve sandalye verilmiş ayrıca dileyen kendi parasıyla ilave eşya da alabilmekteydi. Ancak aynı şartlar erler için sağlanmamıştı.
Subaylar, sabahleyin 06.45 ile 11.00 arası, öğleden sonra 14.00 ile 19.00 arası kamp içinde ve dışında beş kilometrelik bir alanda serbestçe dolaşabilmektedirler. Erler, ise kamp dışına “parol” denilen izin kağıdını imzalayarak kamp dışına gezinti için çıka bilmekteydiler.


Kampın suyu, civar bir tepeden yeraltı boruları ile getirilmekteydi Erlerin kullandığı su ise öküz arabaları ile kuyudan çekilmekteydi. Sıcak su elde etmek için de ısıtıcılar kullanılmaktaydı. Tuvaletler, briketten yapılmış olup düzenli olarak ilaçlanmaktadır.

 

 

 

 

 


Kamptaki hastalar, yeni inşa edilmiş bir hastane de tedavi olmaktaydı. Başhekimi Dr. Binbaşı Shaw I.M.S’di. Başhekim yardımcıları Bağdatlı Dr. Yüzbaşı Farac Nareşah, Dr. Yüzbaşı Gonsalvvez S.M.D. ve Operatör M. Subramanian’dı. Hastanede tecrit odası bulunmaktaydı. Mikrobik vakalara karşı pansuman malzemeleri, ilaçlar ve dezenfeksiyon vasıtaları yeterli düzeydeydi. Gerek duyulan malzemeler Madras’tan getiriliyordu. Bellary şehrindeki askeri dişçi de, ihtiyaç halinde kampa çağrılıyordu. Ciddi ameliyatlar, Bellary şehrindeki sivil hastanede yapılıyordu.

 


Kampta en çok görülen hastalık malaria (sıtma) idi, ikincisi yağmurların çok yağdığı dönemde görülen diarrhoea (ishal), üçüncüsü de esirlerle birlikte gelen trohom hastalığıydı. Kampın Kızılhaç heyeti tarafından incelendiği döneme kadar Türk esirleri arasında herhangi bir ölüm vakası olmamıştı. Ancak kampın kapandığı döneme kadar geçen süre zarfında kampta hastalık, zehirlenme, esirler arasında çıkan çatışmalar ve kaçma girişimi sırasında vurularak öldürülenler neticesinde 600 esir vefat etmiş ve burada bir şehitlik inşa edilmiştir (Yurtdışı Şehitlikleri, 1990: 28).

 

 

 

 

Kampın kantininde her çeşit yiyecek, giyecek ve çeşitli eşya bulunmaktaydı. Kantin, kamp dışından sivil bir şahıs tarafından işletilmekteydi. Fiyat listesi asılıydı. Kantinle ilgili şikâyetler doğrudan kamp komutanına yapılmaktaydı.Kampta giyim konusunda herhangi bir zorlama yoktu. Subaylar, elbiselerinin ücretlerini kendileri ödüyordu. Subaylar, fes kullanırlarken, erler normal kıyafet giymekteydiler.

 

 

 

 

 

 

 


Ancak bu kıyafetlerin üzerinde harp esiri olduklarını gösteren hiçbir işaret bulunmamaktaydı. Kampta, yırtık ve söküklerin tamiri için bir de terzi bulunmaktaydı, bu terzi de kamp içindeki esirlerden birisiydi. Esirler, ilk başlarda herhangi bir işte çalışmıyordu ancak kamp mevcudunun artmasından sonra bahçe işlerinde, kamp içindeki tamir ve bakım işlerinde çalışmışlar,ayrıca emir eri olarak çalışanlar da olmuştu.Kampta çok büyük olaylara rastlanılmamaktadır.


Esirler arasında sürtüşmeler görülmekte, ara sıra nöbetçiye saldırı ve kaçma teşebbüsleri kampta görülen diğer olaylarıydı. Türk esirleri arasında görülen başka bir durum da kamp içinde olmalarına rağmen esirlerin yattıkları karyolalardan bazı demir parçaları sökerek bunları uzunca bir müddet taşa sürterek kesici madde elde etmeleriydi. Yapılan suça göre gezintiden men cezası ya da hapis cezası verilmekteydi. Çok kullanılan cezalardan biri de imza cezasıydı. Muhittin Erev, hatıratında bu konuyla ilgili olarak “…cezalı esir ofis ile kamparasındaki mesafeyi saat başı imza için kat etmek zorunda kalıyor ve bu sebeple de günlük hayatı altüst oluyordu.

Çok basit görünen bu ceza şiddetli sıcak altında katlanılacak ve hafife alınacak bir ceza değildi.” (Hiçyılmaz, 2001: 63) demektedir. Haberleşme konusunda ise esirlere ilk başlarda haftada bir istedikleri dilde ve uzunlukta mektup ya da kartpostal yazmalarına izin verilmekteydi ancak daha sora yazma sıklığı ve uzunluğu konularında sınırlama getirilmişti. Sansür uygulaması da bulunmaktaydı. Subaylara küçük bir ajanda dağıtılmıştı. Kampa çok fazla mektup ya da kartpostal gelmemekle birlikte gelenlerin çoğu da eski kampları Sumerpur’dandı. Haberleşme konusunda yaşanan güçlük, esirlerin ailelerinden para gelme mevzusuna da yansımış olup esirlerin kimisi ailelerinden çok cüzi miktarda para alabilmişti.

Kızılhaç, Bellary Kampı’ndaki esirlere maddi yardımda da bulunmuştu. Ancak esirlerin endişesi sadece para konularında olmamıştı. Esirler, ailelerine ilişkin olarak bilgi alamamaktan da tedirgindiler. Örneğin mülazım Mehmet Nuri’nin en büyük endişesi İstanbul’da
bıraktığı oğlu ve kızının eğitim durumuydu. Harbiye ve Maarif Nezaretlerine müracaat etmiş ve bu meselinin takibini arkadaşından rica etmişti (Arıkan, 1991, 41).

Esirler, ibadet konusunda serbest bırakılmıştı. Hoca (imam) bulunmamakla birlikte esirlerin birçoğu namaz kılmakta ve Kur’an okumaktaydı. Kamp yönetimi tarafından esirlere ibadetleri için bir yer tahsis edilmişti ancak onlar kahveyi (lokanta) bu amaçla kullanmışlardı. İlerleyen dönemlerde ise esirler tarafından bir mescit oluşturulmuştu. Esirler, daha çok Hindistan şehirlerinden gelen İngilizce baskılı gazetelerden yararlanıyorlardı. Madras’da yayınlanan Madras Times gibi gazetelerdeki Osmanlı Devleti ile ilgili yazı ve haberler Osmanlıca’ya çevriliyordu. Binbaşı Cemal Bey yönetimindeki bu çalışmalar daha sonra el yazısı ile çoğaltılıyor ve “Ajans” başlığı altında yayınlanıyordu (Hiçyılmaz, 2001: 193).

Kampta müzikle uğraşmak ya da şarkı söylemek serbestti. Aynı zamanda esirler, belirli dönemlerde gazinoya da gidebilmektedirler. Kamp yönetimi futbol sahası tesis etmişse de bu esirler arasında pek ilgi uyandırmamıştı. Tercih edilen oyunlar arasında ise satranç, domino ve dama vardı. Bazıları da zamanını bu tür oyunlar yerine kültürel faaliyetlerle geçirmiş, yabancı dil öğrenmiş hatta kimileri iki yabancı dil öğrenmişti. Kamp yönetimi tarafından esirlere rütbelerine göre maaş veriliyordu.

Erlere ise para verilmeyip sadece ihtiyaçları doğrultusunda yardım yapılıyordu. Bazı erler, subaylara verdikleri hizmet karşılığında para alıyorlardı. Savaşın son dönemlerine yaklaşıldığında fiyatlar iyice arttığından maaşlara zam yapılması konusunda kamp yönetimine esirlerin bir talebi olmuştu. Bu talep kabul görmüş ancak gerek yoklama cezaları gerekse kamp içindeki durum bahane edilerek maaşlar çoğu zaman tam olarak verilmemişti. Türk esirlerine gerek Kızılhaç gerekse Hilal-i Ahmer aracılığıyla da para yardımı yapılmıştı.
Bellary Kampı’nda esaret yaşamış olan mülazım Gani Bey ve yedek subay Muhittin Erev yazmış oldukları hatıralarında kamp hakkında bilgiler vermektedir. Ayrıca bu kampta esaret hayatı yaşayan 156. Alay Komutanı Yarbay Hasan Yetimi, esaret dönüşü Bellary kampını anlatan “Bellary (Hindistan) Kampı Layihası” adlı raporu ilgililere teslim etmişti. Bu raporda kamp hakkında çok ayrıntı bilgiler bulunmaktadır (Taşkıran,2001: 67–92).

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nda yüz binlerle ifade edilen sayıda askerini ve sivil insanını savaştığı muhtelif devletlere esir vermişti. Ancak esareti yaşayan bu insanların tam sayılarını belirtmek mümkün değildir. Zira o dönemdeki savaş koşulları göz önüne
alındığında devletler, toprakları dâhilinde bulunan kendi halkının durumuyla bile tam olarak ilgilenememişlerdi. Şartlar böyle olunca, esirlerin durumunun öncelik arz etmeyeceği de ortadadır. Ancak bu durum bütün esirler için geçerli değildi, üst düzey yönetici ve asker durumundaki esirlere çok daha farklı davranılmıştı. Bu farklılığın altında yatan temel sebep ise karşılılıktan ileri gelmekteydi. Çünkü bir tarafın, elinde bulunan esire kötü davranması aynı şekilde bir misilleme görmesine sebep olabilirdi.

Esirlerin kamplarda yaşadığı sorunları; beslenme, parasızlık, aileleriyle haberleşememe ve esaret hayatının ortaya çıkardığı ruhsal sorunlar şeklinde özetlemek mümkündür. Bu tür problemler olmasına karşın esirler, bazı kamplarda kültürel yönden bir hayli aktif durumda bulunuyorlardı. Kamplarda çıkarılan gazeteler, sportif faaliyetler ve dil öğrenimine dönük çalışmalar bunun en büyük göstergeleriydi. Esirlerin maddi kazanç elde etmek için yaptıkları faaliyetler de esaret hayatına ilişkin ilginç noktalardandır.

Esirlere ilişkin dikkati çeken diğer bir nokta da, esir edilen insan sayısı ile yurda dönen insan sayısı arasında çok büyük farkların bulunmasıydı. Bu farklılığın oluşmasını sağlayan temel sebep, büyük miktarlarda ölüm olaylarının görülmesiydi. Ancak bu kadar çok insan elbette ki eceliyle ölmemişti. Savaş şartlarının insanlık adına utanç verici koşullarından dolayı, birçok insan cephede esir alındıktan sonra imha edilmişti. Kimileri kamp şartlarından, kimileri esaret hayatı yaşadığı bölge halkından, kimileri de doğal sebeplerden dolayı hayatını kaybetmişti. Bu insanlardan kimileri, asker onuruna yakışan bir şekilde defnedilmişken, kimilerinin mezarlarının yeri bile bilinmemektedir.
Umut ediyorum ki yaşadığımız bu vatan toprağının elimizde kalması için çok büyük uğraş veren ancak talihsizlik eseri esir düşen ve sonrasında memleketine dönen ve hatta ikinci kez esaret hayatı yaşayan bu insanlar hakkında ilerleyen zamanlarda yeni belge ve bilgilerin bulunmasıyla daha iyi ve ayrıntılı çalışmalar yapılacaktır.
Kimi yazarlarca “kayıp kuşak” olarak addedilen bu insanları elem ve kederle anıyorum. Vatan uğruna çarpışmaları ve esirken bile gösterdikleri onurlu mücadele gelecek nesillere kalacak en büyük mirastır.

Kaynaklar;

  • I. DÜNYA SAVAŞINDA ÇEŞİTLİ ÜLKELERDEKİ TÜRK ESİR KAMPLARI YÜKSEK LİSANS TEZİ Mahmut AKKOR

 

 

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir