Bizans Devletinin İslam Algısı

Bizans İmparatoru 7. Konstantinos  tarafından 948 ile 952 yılları arasında yazılan “De Administrando Imperio (İmparatorluk Yönetimi Üzerine)” isimli eseri İslam Devletinin ve İslam esaslarının Ortodoks Bizans tarafından nasıl algılandığını gösteren önemli bilgiler aktarır.

De Administrando Imperio (İmparatorluk Yönetimi Üzerine)

De Administrando Imperio (İmparatorluk Yönetimi Üzerine)Bizans imparatorlarından VII. Konstantinos Porfirogenitos tarafından yazılmış olan “De Administrando Imperio (İmparatorluk Yönetimi Üzerine)” isimli 948 ile 952 yılları arasında derleyip yazarak kendinden sonra ülkeyi yönetecek olan oğlunu, bilge bir hükümdar olabilmesi için eğitmek istemiştir.

Bu eserde İslam’ın vahyinden 3 asır sonra yani 10.yüzyılda ki İslam ve Müslümanlar hakkında bir Hristiyan gözüyle derlenmiş kıymetli pasajlar bulunmaktadır. Bizans Devleti İslam ordularının 8.asırda sınırlarına dayanmasıyla İslamla tanışmıştır.

Bu eserin yazıldığı dönemde Bizans-Abbasi sınırı Tarsus-Cizre-Bağdat hattındadır. Abbasi-Bizans arasında sürekli bir savaş ortamı mevcuttur. Abbasi Devletinin başında Halife Muktedir , Bizans Devleti başında ise VII. Konstantinos vardır. 

Bizans imparatoru  “De Administrando Imperio (İmparatorluk Yönetimi Üzerine)” isimli  eserini yazdığı dönemde anlaşılacağı üzere Arap ordularının İstanbul Kuşatması üzerinden 2 asır geçmiş olmakla birlikte Bizans halkı İslam hakkında malumat sahibidir.

VII. KonstantinosBizans imparatoru VII. Konstantinos  “De Administrando Imperio (İmparatorluk Yönetimi Üzerine)” isimli  eserinde; İslamiyet ve Hz. Muhammed ile ilgili bilgiler verilmiştir. 14. ve 23. bölümler tamamen Müslümanlara ayrılmıştır. Bu bölümlerde kullanılan ifadelerin oldukça küçümseyici hatta yer yer hakaret içerikli olduğu görülmektedir.

De Administrando Imperio (İmparatorluk Yönetimi Üzerine) isimli eserde İslam’ın ezan çağrısı hakkında;

“Müslümanların Tanrı’ya yakarışları sırasında “Alla wa Koubar/Allah-u Ekber/(Allah en büyüktür) ” demeleri “Koubar(Çoban Yıldızı) dedikleri Venüs (Afrodit)” yıldızına ettikleri dua olsa gerektir.

 İmparator, meşruluğunu kesinlikle kabul etmediği bu dinin ezan gibi uygulamalarını bu örnekte olduğu şekliyle  yanlış bilgiler vermektedir.

Burada ki Çoban Yıldızı  , geçmişte ki anaerkil toplum düzeni ve büyük Ana Tanrıça tapımı içinde yer alan sembolik bir değerdir. Göğün en parlak cisimleri olan Ay ve Çoban Yıldızı astronomide olduğu kadar mitolojide ve kültürel antropolojide de büyük yer tutar. Anadolu’da da anaerkil halklarının en eski ve en büyük ana tanrıçası olarak da karşımıza Kibele  tapımı dünyanın birçok köşesine yayılmıştır. Kibele genellikle siyah bir taş parçası olarak betimlenirdi. Zira Kabe’de bulunan Hacerül Esved; Kelime anlamı olarak “Kara Taş” demektir. İbadet ederken yönlerini Hacerül Esved’e dönüp öyle ibadet ederlermiş. Sözcük olarak Kibele’ye dönmek günümüzde de kıbleye dönmek olarak anlamını koruyor.

İslam Coğrafyacılarından Zekeriya el Kazvini’nin 1275 tarihinde tamamladığı  isimli eserinde ;

“Selçuk Türkiyesinde eğlence ve musikî o derece göze çarpar bir mahiyet almıştır ki İslâm kaynakları bu hali müneccimlerin Anadoluyu Zühre (Venüs) yıldızının tesirinde bulunduğu tarzında izah etmelerine sebep teşkil etmiştir.”


diye anlatır.

İslamın Ortaya Çıkışında Yahudiler

 
İkinci bir mevzu ise ; De Administrando Imperio (İmparatorluk Yönetimi Üzerine) isimli eserde İslam üzerinde ki Yahudi etkisi hakkında;

“Ve (Muhammed) ilk ortaya çıktığında, aldanan Yahudiler, onu bekledikleri Mesih sanmışlar ve böylece ileri gelenlerinden bazıları ona yaklaşmış ve dinini kabul etmiş ve Musa’nın dininden vazgeçmişlerdir. Fakat onun, deve eti yediğini gördüklerinde(Yahudi şeriatına göre deve eti ve sütü haramdır) düşündükleri kişi olmadığının farkına varmışlardır. Ancak ona, Hıristiyanlara karşı suçlar işlemeyi öğretmişler ve ona eşlik etmeye devam etmişlerdir”

Hz. Muhammed (a.s.) tebliğe başladığı zaman şehir devletleri şeklinde parçalı bir siyasi yapı hakimdi. Çöl güçlü devletler tarafından aşılamayarak egemenlik altına alınmamış olsa da ve kabile ilişkilerine dayalı sosyal hayat sürdürülse de ticaret sayesinde Arap insanı dünyanın diğer bölgelerinde haberdardır. Medine’de 20 Yahudi Kabilesi ve Yemen’in Necran bölgesinde, oldukça kalabalık bir hıristiyan kitle vardı. Ayrıca Arap yarım adasında kendilerini Hz. İbrahim’in dini olarak bilinen Hanif dini mensubu olarak tanımlayan bir toplum mevcuttu.

Tarihte Peygamberimiz Hz.Muhammed’in doğduğu Mekke şehrinin kurucu unsuru olarak “Amelika Kabilesi” gösterilir.Amâlika kabilesi, Tevrat’a göre dünyanın en eski milletidir  ve anayurtları Akabe körfezi ile Lût gölü arasında yer alan Edom bölgesidir. İslâmî kaynaklarda kavim hakkındaki bilgiler ihtilaflıdır ve rivayetlerin önemli ölçüde Tevrat’tan geçtiği kabul edilmektedir. Tevrat’a göre kabilenin atası Hz. İshak’ın torunu, Elifaz’ın câriyesi ve Timna’dan doğan oğlu Amalek’tir. İslâmî kaynaklarda ise durum biraz daha farklıdır. Kavmin atası Amlâk (İmlâk, Umlûk) b. Lâvez (Lâvuz, Levd, Lud) bazan Hz. Nûh’un oğlu Sâm’a , bazan da diğer oğlu Hâm’a bağlanmaktadır .

Amâlika kabilesinden Amelâk b. Erfahşed b. Sâm b. Nûh ve beraberindekiler ilk olarak Yesrib’e yerleşmiş ve buraları yurt edinmiştir. Amâlika kabilesi mensupları Mekke, Tâif ve Yesrib’e yerleşti. Bir süre sonra kibirlenmeye ve zorbalık yapmaya başladıkları için Hz. Mûsâ, Erkam b. Ebü’l-Erkam’ın liderliğindeki Amâlika mensuplarına karşı bir ordu gönderdi. İsrailoğulları’ndan oluşan bu ordu, onları ağır bir hezimete uğrattı  ve Erkam’ın oğlu dışındaki Amâlika mensuplarını öldürdü. Daha sonra askerler geriye döndüler ve Hz. Mûsâ’nın vefat ettiğini öğrendiler. Bölge halkı ise askerlerin Hz. Mûsâ’nın emrine aykırı davranıp Amâlikalılar’ın tamamını öldürmemelerine kızdı ve onları Filistin’den çıkardı. Bunun üzerine askerler Yesrib’e yerleştiler.

Hz. Mûsâ, İsrailoğulları’ndan bir grup ile birlikte Mekke’de ifa ettiği hac vazifesinden sonra Yesrib’e uğradı ve burasının Tevrat’ta geleceği müjdelenen son peygamberin yaşayacağı coğrafyaya uygun olduğunu bildirdi. Bunun üzerine İsrailoğulları’nın bir kısmı, bu şehirde kalmaya karar verdi.

Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn, Yahudilerden korktuğu için Medine’ye geldi. Bu sırada Hz. Mûsâ, hasta olan kardeşinin öleceğini anladı ve ondan kabre girmesini söyledi. Hz. Hârûn da ağabeyinin isteğini yerine getirdi ve Uhud’da bulunan kabre uzandı. Hz. Mûsâ da üzerine toprak atıp mezarı kapattı.

Yahudi geleneğine göre Hz.Muhammed, bu hahamlar tarafından bilgilendirilmiş ve kendisine Kur’an yazdırılmıştır. Bu uydurma rivayetlerle de İslam’ın kökeni Tevrat’a ve Yahudi bilginlere dayandırılmıştır. Hz. Muhammed’in arkadaşları ve hocaları gibi tanıtılan Yahudi hahamlar, bir şekilde onu yanıltmayı başararak onun Yahudilere kötülük yapmasına engel olmuşlardır. Metinlerde dikkat çeken bir diğer husus da bu hahamların Hz. Muhammed’i kandırmak ve Yahudilere zarar vermesini engellemek için göstermelik olarak Müslüman olmalarıdır.

Orta Çağ Yahudi geleneğinde Hz. Muhammed’le ilgili bilgilerin çoğunun efsanevi bir nitelik taşıdığı görülmektedir. Efsane ;
Hz. Muhammed zahirecilik yapan bir Yahudi bilgine gelerek rüyasını anlatmasıyla başlar. Zahireci Yahudi bilgin, rüyayı dinledikten sonra korkar. Zira rüyanın tabirine göre rüyayı gören adam (Hz. Muhammed) dokuz asır boyunca hükümranlık sürecektir. Yahudi halkının bu durumdan zarar göreceğini düşünen Yahudi bilgin, Hz. Muhammed’e fark ettirmeden Yahudi cemaatini toplar ve bu toplantıda Yahudileri kurtarmak için nasıl önlem alınacağı müzakere edilir. Neticede on Yahudi bilginin görünüşte Müslüman olması ve Hz. Muhammed’in güvenini kazanarak onun Yahudilere zarar vermesinin önüne geçilmesi kararlaştırılır. Hz. Muhammed, sürekli olarak on Yahudi bilgin tarafından yönlendirilmekte ve kandırılmaktadır. Bu Yahudi bilginler aynı zamanda Hz. Muhammed’e Kur’an’ı yazdıran kişilerdir. Bu bilginler bu süre içerisinde İblis’le anlaşarak onu Hz. Muhammed’e göndermişler, o da kendisini ona “Tanrı’nın ordusunun komutanı” olarak tanıtarak sözde vahiyler getirmiştir. Hikayeye göre bütün milletler Hz. Muhammed’in emrine girmeye başlayınca, o Yahudilerin de kendisine tabi olmalarını istemiştir. Yahudiler ona tabi olmaya yanaşmayınca o da onlara belirli bir süre vererek tehdit etmiştir. Bu süre zarfında Hz. Muhammed, Yahudi bir kadınla evlenmiştir. Yahudi  bilginler Hz. Muhammed’in Yahudi halkını yok edeceğinden korkmuşlar ve Yahudi eşiyle işbirliği yaparak yemeğine zehir katmışlardır. Ağır hastalanan Hz. Muhammed yatağa düşmüş ve Yahudi bilginlere vasiyetini yazdırmak istemiştir. Fakat Yahudi bilginler Hz. Muhammed’in vasiyetinde geçen, Yahudilerin cezalandırılmalarına yönelik isteklerini kendi istekleri doğrultusunda değiştirerek kayıt altına almışlardır. Sonra da bu bilginler Hz. Muhammed’i yatağında öldürmüşlerdir.”

Hz. Peygamber‘in amcası Ebu Talip‘in de Hanif olduğundan bahsedilir (tıpkı dedesi Abdülmüttalip gibi). Hatta bazılarına göre Ebu Talip bölgedeki Haniflerin lideriydi. Put perest bir toplumdan gelen, ancak tek tanrıya inancını muhafaza etmeler, temiz (helal/koşer) yemek kurallarına uymaları, namaz/dua kılmaları (ibadet etmeleri) en temel özellikleri arasındadır.

 Putperest inanç ise Arap toplumunda Bedevi hayat anlayışına sahip yarı göçer yarı yerleşik halk kesimi içinde yaygınlık gösteriyordu. Bedevî hayat anlayışı, büyük oranda zevk ve hazza dayalıdır. Bedevî Arapları, aşk, şarap, kumar oynama, kıssa dinleme, akıl ve hikmetle ilgili kısa, zarif ve etkili ifadeleri takdir ediyor, onlardan hoşlanıyor, bunun ötesinde ise mezarı görüyordular.

Halep Şer’i İlimler Üniversitesi ulemasından Mahmud El- Hût; İslam öncesi Dini törenlerin uygulanışını anlatırken Mahmut el Hut; Putperestlik dönemlerinde yapılan ayinlerden birisi çok heyecan verici ve ilginç bir törendi. Kutsal evin (Kabe) etrafında hem kadın hem de erkekler dönerdi bu dönüş (Tavaf) çırılçıplak anadan ürüyan bir şekilde yapılırdı! (El Arapya Sayfa:123)


 
 

Yine kurandaki efsaneler isimli kitap da şöyle yazmaktadır: Bu anadan üryan şekilde çırılçıplak olmanın sebebi neydi? Bunun özel bir sebebi varmıydı? Bu sorular bizi kesin bir yanıta götürür “Putperestlik döneminde bu evlerde cinsel ilişkiler ayinler içinde mevcuttu!” (sayfa:16-17) Muhammed hüsnü el Hammed; Kara taş eskiden beyazdı sonradan karardı eski dönemlerde kadınlar dini ayinler sırasında taşa “Adet kanlarını” sürerlerdi çünkü kadınların adet kanları eskilerin inanışlarına göre “Doğumun gizemiydi” bu yüzden kadınlar kanlarını erkekler de spermlerini bu taşa sürerlerdi onlar bunu yaparak Ay tanrıçası el-ilah ile Güneş tanrısı el-Lat ın birleşmesini taklit ediyorlardı (Abu el ambaya/İbrahim el kalel sayfa:92 )Abul el kasem; Putperest dönemde yapılan bir dini tören vardı kişi kendisini taşa sürterdi zaten hacc türemiş bir kelimedir ve sürtünme anlamına gelmektedir. (El melal ve al Nahad/sayfa:247) El Bahaki: Hz Muhammed Kebeye gider gitmez bu taşın köşesine gider, taşı öper, sağ yanağını ona dayardı ve sonra taşın etrafını 7 kere dönerdi (Tavaf) 3 kere sıçrayarak yapar, 4 kerede normal yürürdü, (Hacc/ sayfa:9503) El Ahmed; Allah Resulü Kabeye gitti, sonra kara taşın bulunduğu köşeye geçti kureyşliler sadece yürümesinden hoşnut olmadıklarını, sekmesi gerektiğini de söylediler bunun üzerine Allah Resulü 3 kere sekerek yürüdü (Hadisler/sayfa 2835)


 

 

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir